ARTUNLIMITED RÖPORTAJI- 2012

● Ne zaman ve nasıl bir hedefle yola çıktınız?

Ö.A: 2007 senesinde Ekmel Ertan’ın inisiyatifi ile bir grup farklı disiplinlerden sanatçı ve akademisyen bir araya geldi ve Beden İşlemsel Sanatlar Derneği’ni (BİS) kurdu. Aynı sene, Kasım ayında, ilk amber Sanat ve Teknoloji Festivali Ekmel Ertan, Nafiz Akşehirlioğlu ve Özlem Alkış tarafından gerçekleştirildi.

E.E: BİS yeni medya sanatçılarına, sanat ve teknoloji kesişiminde çalışanlara düşünsel ve uygulayımsal bir zemin yaratmak amacıyla yola çıktı. Teknolojinin sanatsal bir ifade aracı olarak etkin ve yaygın biçimde kullanılmasına ön ayak olmak, bu konuda araştırma ve üretim yapmak, uluslararası ölçekte bu alanda çalışanları bir araya getirerek bilgi ve deneyim aktarımını sağlamak ve işbirliklerine zemin yaratmak hedeflerimizdi.

Teknoloji yaşamımızı en hızlı ve etkin biçimde dönüştüren araçlardan biri, öte yandan farkında olmazsanız, teknoloji kullanıcısını araçsallaştıran bir araç! Bizim hedefimiz bu farkındalığı yaratmak; teknoloji algısını dönüştürerek, özellikle genç kuşakları, verili teknolojileri kullanan tüketiciler değil, teknolojiye müdahale edebilen, onu daha iyi ve daha adil bir yaşamın aracı kılabilecek algı ve beceriye sahip bireylere dönüştürmek. Bugünün karmaşık dünyasının dönemine özgü problemlerini bugünün teknolojilerini kullanmadan yorumlayabilmek, sanatsal bir ifadeye dönüştürmek neredeyse imkansız. Bunun için de festival ve konferansla ve yürüttüğümüz diğer projelerle sanat ve teknoloji alanının gelişmesi ve genişlemesi, bu alandaki üretimin ve tartışmanın çoğalması için çalışıyoruz.

● Sanatı ve teknolojiyi bir araya getiren bağımsız bir platform olarak, AMBER kendini nasıl finanse ediyor?

E.E: amberPlatform sanat ve kültür alanındaki bağımsız ve küçük ölçekli girişimlerin Türkiye’deki ortak kaderini paylaşıyor; kamu desteği almıyor. Türkiye’deki bir çok şey gibi kültür ve sanat alanı da piyasa koşullarına bırakılmış durumda. Dolayısı ile ne devlet kurumları ne de yerel ölçekte belediyeler, aslında topluma karşı sorumlulukları arasında kültür ve sanat alanının zenginliğini ve çok sesliliğini sağlamak ve korumak olan kuruluşlar, alanda çalışan kurumlara sistematik bir biçimde destek olmuyorlar. Türkiye’de bir sanat ve kültür politikasının olmamasının sonucu bu. Belediyeler de özel sektör gibi kültür ve sanat alanını bir prestij meselesi olarak görmeye başladılar, bu çerçevede kendi kurumsal imajlarına ya da markalarına prestij sağlayacağını umdukları bir görünürlük kaygısı gütmekten öteye geçmiyorlar. Türkiyenin genel anlayışı ve alışkanlığı doğrultusunda alt yapıyı -ki o da gerektiği gibi yapılmıyor- sağladıklarında işin bittiğini sanıyorlar, kaliteli içeriğin sağlanmasındaki rollerini ve sorumluluklarını görmezden geliyorlar. İçeriğe yönelik kaygıları ve bilgileri olmayınca, politik kaygılar da buna eklenince en iyi çözümün kendilerinin galeri açması, festival düzenlemesi vs oluyor. Halbuki örneğin Beyoğlu Belediyesi, geçtiğimiz senelerde sık sık yaptığı, Taksim Meydanını kasaba pazarına dönüştüren o festivallere harcadığı parayı, diyelim, Beyoğlunda yerleşik bağımsız tiyatrolara aktarmış olsaydı gerçekten faydalı, kalıcı ve ileriye yönelik bir iş yapmış olurdu ve uzun vadeli bir geri dönüş sağlardı. Kültür

Bağımsız kurumlar için devlet ve belediyeler açısından durum böyleyken özel sektör açısından da farklı değil. Özel sektör kendi sanat kurumlarını oluşturdu. Beyoğluna bakın, Salt, Arter, Borusan, vs caddeye hakim durumda. Sanatı onlar temsil ediyorlar! Kişisel ve kurumsal prestij sağlamak, marka görünürlüğünü ve saygınlığını arttırmak ya da doğrudan sanat piyasasında etkin olmak güdüsü ile var olan bu mekanlar elbette yararlı ve gerekli. Üstelik, özel sektör kamuya olan borcunu karlı bir şekilde ödeyerek vicdani sorumluluğunu yerine getirmiş oluyor. Oysa olması gereken sanat ve kültür alanında sivil toplum kuruluşlarının, bağımsız girişimlerin, sanatçı gruplarının çoğalmasına olanak sağlayacak iklimi yaratmak ve kaynakları bunun için kullanmak.

Sonunda niş bir alanda çalışan, deneysel ya da ana akımın dışında kalan işler üreten veya sergileyen, daha küçük bir izleyici kitlesine hitap eden veya ulaşabilen kurumlar için özel sektörden destek almak neredeyse imkansız hale geliyor.

Ö.A: 2007 senesinde başlayan amber, Sanat ve Teknoloji Festivali ilk senesinde ayni destekler, kişisel kaynaklar, Avrupa ülkelerinin kültür enstitülerinin desteği ve kendileri de kültür kurumları olan Akbank Sanat ve Bimeras’ın desteği ile yapıldı. Takip eden üç sene, 2008-2010 döneminde İstanbul 2010 Ajansı’nın desteğini aldı. Geçtiğimiz Kasım ayında beşinci kez gerçekleşen festival ayni destekler ve kendi kaynaklarının yani sıra başından beri bize destek olan Hollanda Konsolosluğunun desteği ile gerçekleşebildi.

BİS (Beden İşlemsel Sanatlar Derneği) amber Sanat ve Teknoloji Festivali ve Konferansı dışında, 2008 yılından beri Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen projeler yürütüyor veya ortak olarak yer alıyor. Bu da projelerimizin gerçekleşebilmesi için önemli bir kaynak. En son Hybrid City: City is an Hybrid Interface (Melez Şehir: Melez bir Arayüz olarak Şehir) adlı projemiz Avrupa Birliği’nden destek aldı. Lider olarak yürürttüğümüz projenin ortakları arasında Çek Cumhuriyetinden CIANT, Yunanistan’dan URIAC ve Fransa’dan Fearless Medi@Terrane bulunmakta.

E.E: İstanbul 2010 AKB Ajansından aldığımız desteği saymazsak -çünkü o da Avrupa parası idi- ilk defa bu sene T.C. Başbakanlık Tanıtma Fonundan önümüzdeki sene Hollanda’da açacağımız Türkiye’den Yeni Medya Sanatı başlıklı bir sergi için destek aldık. Bu da Hollanda Türkiye ilişkilerinin 400’üncü yılı dolayısı ile açılan bir fon sayesinde mümkün oldu, dolayısı ile proje bazlı bir fon. Buradaki asıl problem küçük kurumların kendilerini işletecek kaynakları bulamamaları; mekan kirası, sürekli çalışanların maaşları, ısınma vs gibi temel harcamaları karşılayamamak.

Avrupa ülkelerindeki, ortak işler yaptığımız, benzer kurumlarla olan farkımız burada. Onlar çoğunlukla hem kültür bakanlıklarından hem yerel yönetimlerden üç dört yıl gibi planlamalarla uzun dönemli ve projeye bağlı olmayan yani organizasyonun sürdürülmesini hedefleyen destekler alabiliyorlar. Biz sadece proje bazlı kaynak yaratabiliyoruz. Dolayısı ile uzun vadeli plan yapamıyoruz -projeler genellikle bir yıllık- ve festival gibi bir proje bünyesinde fonlanmayan etkinlikler, proje hazırlama süreçleri gibi proje dışındaki faaliyetler için kaynak bulamıyoruz. Ya da aynı anda çok sayıda proje yürüterek insan kaynaklarına ayırabileceğimiz payı arttırmamız lazım ki bu da riskli ve sürdürülebilir bir çözüm değil.

● İstanbul’un uluslararası çağdaş sanat ortamında geldiği konumda bağımsız inisiyatiflerin payı nedir ve bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

E.E: İstanbul’un sanat ortamı son on yıl içerisinde giderek ve hızlanarak kapitalist piyasa koşullarına daha fazla adapte oldu. Global kapitalizmin tüm dünyayı tek bir pazara dönüştürmesinin kaçınılmaz sonucu bu. Ancak gidişatın birçok bakımdan sürdürülemez olduğunun hemen herkes farkında. Bu sene amber’12’nin teması Öteki Ekoloji idi. Bu bağlamda “ekolojiyi insanın verili çevresi ve kendi oluşturduğu üst yapılarla ilişkisini konu edinen bir kavramsal çerçeve olarak ele alıp teknolojinin sağladığı dönüştürücü gücü ve olanakları içselleştiren, politikadan aşka, çevreden sağlığa, ekonomiden medyaya, canlı-cansız çevremizle tüm ilişki biçimlerimizi kapsayan tek ve bütünsel bir ekolojiyi hayata geçirmemiz gerektiğini” ima ediyorduk. İşte tam da bu noktada bizim gibi ana akımın dışında ve bağımsız inisiyatifler öteki ekolojinin nüveleri. Bu bakımdan da sanat ve kültür ortamının bir aktörü olan ama varoluş biçimleriyle ve yaptıklarıyla süregitmekte olanı sürdürmeyi değil, Öteki Ekoloji’yi işaret eden küçük ölçekli, bağımsız inisiyatifler olmazsa olmaz öneme sahip. Öte yandan bağımsızlar olmadan İstanbul uluslararası çağdaş sanat ortamında geldiği yere gelemez, heyecansız ve steril bir marketten baka bir şey olamazdı.

———– aşağıda Oteki Ekoloji tema metnini bulabilirsiniz (kullanmak isterseniz…)
Teknoloji sadece bir araç olarak değil fakat kavramsal bir çerçeve olarak bugüne kadar olduğundan çok daha etkin ve önemli bir belirleyen haline geldi. Yaşadığımız dünyayı teknoloji aracılığıyla, giderek artan bir ivme ile değiştirdik; doğayı, çevremizi, bedenlerimizi değiştirdik. Başladığımız noktadan çok farklı ve küresel bir yaşam ortamı oluşturduk. Bir yandan artık günümüz teknolojilerinin olmadığı bir yaşama, başlangıç noktasına -en azından kendi iradelerimizle- dönmemiz mümkün değil, öte yandan, vardığımız nokta ne çevresel ne de sosyal olarak sürdürülebilir gözükmüyor.

Dünyayı ve kendimizi değiştirdik ama ne kendi yarattığımız değişimi anlayabildik ne de sağlıklı bir biçimde ve bütünsel olarak sonuçlarını öngörebildik. Bugün doğadan bedenlerimize, ekonomiden politikaya, çevre sorunlarından yönetişime her alandaki paradigmalarımızı yeniden düşünmek zorundayız. Dünyanın bir çok yerindeki anormal doğa olaylarından, global sosyal problemlere, enerji ve tüketim açmazından ortadoğu’daki devrimci hareketlere kadar bir çok olay bu gidişatın sürdürülemezliğine ve değişimin gerekliliğine işaret ediyor.

Bu bağlamda ekolojiyi insanın verili çevresi ve kendi oluşturduğu üst yapılarla ilişkisini konu edinen bir kavramsal çerçeve olarak ele alıp teknolojinin sağladığı dönüştürücü gücü ve olanakları içselleştiren, politikadan aşka, çevreden sağlığa, ekonomiden medyaya, canlı-cansız çevremizle tüm ilişki biçimlerimizi kapsayan tek ve bütünsel bir ekolojiyi hayata geçirmemiz gerektiğine inanıyoruz.

amber’11 Öteki Ekoloji teması altında tasarımcı, sanatçı ve araştırmacıları Öteki Ekoloji’nin yaşam biçimlerini, üretim ve tüketim kalıplarını ve politikalarını sanat ve teknolojinin bakış açısından yorumlamaya davet ediyor.
———–

● İstanbul’da sanatın bu kadar çok ve yüksek meblağlarla satıldığı böyle bir dönemde bağımsız inisiyatiflerin rolü sizce nedir?

E.E: Sözünü ettiğiniz çerçevede Sanat’ın alıcısı ve satıcısı belli. Kapitalizmin diğer malları gibi bu Sanat’ı da çeşitli biçim ve ölçeklerde tüketiyoruz. Fakat sanat mala dönüştükçe piyasa kurallarına daha fazla uymak zorunda ki çağdaş sanat açısından bir antagonizma bu. Biz sanatı alınıp satılan bir mal olarak tasavvur etmiyoruz. Sanatı durumları ve şeyleri kavramsallaştırarak görünür kılan, düşünceyi kışkırtan bir araç olarak; kendimizi ve dünyayı dönüştürmenin bir aracı olarak görüyoruz. Bu manada değiş tokuş edilebilir olanın fiziksel olarak sanat eseri (mal) değil onun var ettiği kavramsal bütün olması gerektiğine inanıyoruz. Böyle olunca sanat eserinin değeri sanat piyasasının dışında biçilebilir ancak. Bu yüzden de çoğu zaman piyasa için ve piyasa içinde üretilen sanatın değeri finans piyasası gibi, spekülatif bir alanda belirlenmiş ve oyunu sürdürmeye yarayan değer. Biz bunun dışındayız ve başka bir sanat algısından ve pratiğinden söz ediyoruz. Bağımsız bir inisiyatif olarak bu algıyı ve pratiği gündemde tutmaya ve bunun için kaynak yaratmaya çalışıyoruz.

Ö.A: Bir taraftan da sanat, yaratıcı endüstriler kapsamında reklam ile aynı pozisyonda bir yere çekildi. Bu yüzden de bağımsız inisiyatiflerin etkinlikleri marjinal olarak tanımlanmakta, çünkü seyirciyi zorlamayı değil, hoşuna gideni anlaşılır olanı vermeyi hedefleyen bir sektör içinde kendimize yer edinmeye çalışıyoruz. Bu iki kanat arasındaki uçurum çok büyük. Bağımsız sanat inisiyatifleri de varlığını sürdürebilmek için yeni üretim ve çalışma biçimleri üretmek zorunda.

● Gelecek projelerinizde neler var?

Ö.A: Yukarda bahsettiğim Hybrid City(Melez Şehir) Projesi başlamış durumda. Proje çerçevesinde şehre ait verinin kirlilik, gürültü gibi değerlerin görünür kılınması ile şehrin başka bir kimliğini oluşturmayı hedefliyoruz.

2012 yılı Türkiye-Hollanda 400.yıl ilişkileri kutlamaları vesilesi ile Dışişleri Bakanlığının açtığı fona başvurmuştuk. Bu kapsamda, Utrecht’te (Hollanda) “Türkiye’den Yeni Medya Sanatı” adlı bir sergi açacağız.

EE: 2008 yılında başlattığımız amberNetwork öncelikle Orta Doğu ülkeleri, Kafkas ülkeleri ve Türki Cumhuriyetleri ve komşu ülkeleri odağına alan yani coğrafi ve tarihsel ortaklıklar üzerinden batıya uzanan bir sanat ve teknoloji ağı. Önümüzdeki önemli projelerden biri de amberNetwork için kaynak yaratarak ağa bağlı ülkelerde sergi, seminer ve atölye çalışmalarından oluşan uzun soluklu bir işbirliği projesini hayata geçirmek.

● Yerel ya da yurt dışından başka inisiyatiflerle işbirlikleriniz oluyor mu?

Ö.A: Etkinliklerinde gönüllü çalıştığımız, üyesi olduğumuz bir çok insiyatif mevcut. Bunların arasında CUMA Güncel Sanat Ütopyaları, ÇGSG Çağdaş Gösteri Sanatları Girişimi, Çatı Bağımsız Dans Sanatçıları Derneği, vb. bulunmakta. Ayrıca 2010 senesinde amberFestival kapsamında İstanbul’da ağırladığımız Linz Sanat Üniversitesi, Interface Culture Yüksek Lisans Programı ile geliştirdiğimiz işbirliği sayesinde 2011 Mart ayında Programın Museum Quartier’de açtığı sergiye katıldık. Bu tarz işbirlikleri finansal bir kaygı olmadan, tarafların kendi emeklerini yani kişisel kaynaklarını ortaya koyarak yola çıktıkları projelerdir.

● Sabit bir mekanınız var mı / varsa bu mekanda sokakla, kentle ilişkiniz nasıl?

EE: amberPlatform’u İstanbul 2010 AKB Ajansından aldığımız destek çerçevesinde 2010 yılında açtık. bir sene boyunca performanslar, seminer serileri, konserlerden sanatçı konaklama programına kadar çok farklı etkinlikler gerçekleştirdiğimiz, araştırma ve iş geliştirme ve aynı zamanda ofis olarak kullandığımız bu mekan yola çıktığımız günden beri hedeflediğimiz bir şeydi. Halka açık etkinlikler yapabileceğimiz, başka sanatçı ve sanat gruplarıyla paylaşabileceğimiz ve tüm çalışmalarımızı yürüteceğimiz böyle bir mekanın önemini deneyimleyerek gördük. Ne yazık ki 2010’dan sonra finansal zorluklardan dolayı mekandan çıkarak şu anda ofis olarak kullandığımız küçük bir yere taşındık. Ama amberPlatform’u yeniden ve daha gelişmiş bir modelle oluşturmak için projelendirmemiz devam ediyor, yakında amberPlatform için kaynak yaratmak üzere girişimlerde bulunacağız. Böylelikle etkinliklerimizi festival dönemiyle sınırlamayıp, bütün yıla yayabileceğiz. Bu sürekliliğin hedeflerimiz açısından ne kadar önemli olduğunu 2010’da deneyimleyerek gördük, o nedenle amberPlatform’u yeniden oluşturmak için büyük bir heyecan taşıyoruz.

Ö.A: Şu ana kadar tuttuğumuz ofislerde hep sokağa yakın olmayı seçtik ve apartman katlarındaki ofis modellerinden kaçındık. Şu ana kadar açtığımız sergiler sergi salonlarında yer aldı, ya da sergi salonu olarak dönüştürülmüş mekanlarda: Eski Sümerbank Binası, İstanbul’un ilk kapalı basketbol sahası… Kapalı alanlarda sergiler ile birlikte, önümüzdeki projelerde yeni medya sanatlarını kamusal alana taşımayı istiyoruz.

● Kenti ya da kendi çevrenizi zaman içinde dönüştürdüğünüze inanıyor musunuz?

EE: İstanbul’u dönüştürdüğünü söylemek sanırım her organizasyon için tek başına üstlenemeyeceği kadar iddialı olur. Ama İstanbul’un dönüşümünde rol alan aktörlerden birisiyiz. Öte yandan hem çalıştığımız alan hem kullandığımız kaynaklar hem de çalışma biçimimizle sürdürmüyor -küçük ölçekte de olsa- dönüştürüyoruz.

Ö.A: 2010 senesinde Global Gateway Projesi kapsamında VeriKent seminerleri bunun için atılmış bir adımdı. Kente ait verinin herkese açık hale gelmesi, görünür kılınması, kolay anlaşılır olması ve veri toplama ve kullanımının doğurduğu, ilerde doğurabileceği etik, hukuki, sosyolojik sorunları tartışmayı istedik. Yine de dönüşüm uzun vadede anlaşılabilecek, değerlendirilebilecek bir konu. Beş senelik geçmişimiz üzerinden bir değerlendirme yapmak için henüz çok erken.

● Bağımsız bir sanat inisiyatifi olarak Türkiye sanat ortamında eksikliğini hissettiğiniz şeyler neler?

Ö.A: Bağımsız sanat inisiyatifleri ile kurumsallaşmış sanat merkezleri arasındaki iş birliği artabilir. Çoğu kurumsallaşmasını tamamlamış büyük ölçekli organizasyon Türkiye’den sanatçıyı halihazırda desteklemekte ancak sanat inisiyatifleri ile bu merkezler arasında kişisel ilişkilerin dışında görünür hiç bir ilişki yok.

Teşekküler,
Özlem Alkış, Ekmel Ertan

Not: Bu konuşma ArtUnlimited’te 2012 yılında yayınlandı.

Comments are closed.

« »
Scroll to top