MAKER-SANATÇI: YAPMAK EYLEMİ VE SANAT-TEKNOLOJİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE

EKMEL ERTAN

1
Bugün, Sanat ve Teknolojiler alanında üretilen işler bütün sanat ürünleri içersinde en fazla bugüne ait olan, en güncel işler. Çünkü sanat tarihinde hiç olmadığı şekilde bugün sanatla teknoloji iç içe. Bu işleri çağdaş yapan teknoloji kullanıyor olmaları değil ama kullandıkları teknolojinin tam da bugüne ait olması.

Roman ortaya çıktığında -1700’ler 18.yy; Don Quixote 1605’de basılmış…- matbaa icad edileli – Johannes Gutenberg, 1439 – 300 yıl olmuştu. Yani matbaanın icad edilmesinden okur yazarlığın yaygınlaşmasına, basılı materyali ve romanı tüketecek kentli sınıfın doğmasına kadar 300 yıla yakın bir zaman geçmesi gerekmişti.

Bugünkü fark şu ki, dijital teknoloji iletişimi kolaylaştırarak müthiş bir hızla, çok geniş bir alanda yaygınlaştırdı. Bu o kadar hızlı ve etkin bir yaygınlaşmaydı ki sanat alanının teknolojiyle hızla değişen dünyayı algılaması ve tepki vermesi de çok kısa sürdü.

Her teknoloji dediğimde yeni teknolojilerden söz ettiğimi belirtmeliyim. Ama bunu sadece burada ve ben yapmıyorum. Teknoloji hep yeni kavramıyla söylemleştirilmiştir. Yeni teknoloji iyi bir şeydir -ve esasen aynı derecede iyi bir pazarlama aracıdır da. Yeni teknolojilerle donatılmış araba ya da buzdolabı öyle olmayandan daha iyidir. Teknolojinin kendisi bir arzu nesnesi haline gelmiştir. Otomobilden ayakkabıya kadar daha yeni teknolojiye sahip olanın daha iyi olduğuna inanıyoruz ve çoğu zaman tüketimimizi bu ölçüte göre yapıyoruz.

Her dönemin kendi teknikleri ve teknolojileri var. Bugün sanat bağlamında teknolojiden söz ettiğimizde tuvalle fırçayı, ya da yağlıboyayı veya mekaniği hatta fotoğrafla sinemayı dahi kastetmiyoruz. Bu ana akımı oluşturan teknikler ve teknolojiler artık görünmez hale geldiler. Bugün teknoloji dediğimizde İletişim teknoljilerini, elektroniği ve dijital teknolojileri anlıyoruz.

Öte yandan daha yeni gelişmekte olan nano teknoloji, bio teknoloji veya gen teknolojileri de sanat alanında kullanılmakta.

Dijital teknoloji sadece gündelik hayatımızı değil sanat algımızı da büyük ölçüde dönüşüme uğratmıştır.
oldest_photo_1823_BoulevardDuTempleParis
Louis Jacques-Mande Daguerre; Daguerreotype of the Boulevard du Temple, Paris, 1839

Fotoğraf icad edildiğinde de sanat alanında bugünküne benzer bir dönüşüm yaşanmıştı. Aslında sanatla teknolojinin sıkı dostluğu fotoğrafla birlikte başladı.

Zaman –literal- olarak görsel sanatlara fotoğrafla girdi ve görsel sanatların büyük dönüşümü başladı. Jacques Daguerre’nin 1839 tarihli Temple Bulvarı fotoğrafı ilk şehir fotoğrafı olarak bilinir. Teknoloji kendi olanaklarını ve kısıtlarını içeriğe daha bu ilk örnekte dayatmıştır. Bu bomboş sokak sadece zamanın teknolojisi ile fotoğraf çekim süresi 10 dakikanın üzerinde olduğu için boş görünmektedir. Sanatçı her zaman teknolojinin olanak ve kısıtlarını aracı haline getirerek kendi diline dönüştürmenin, teknolojiyi bükmenin yolunu bulmuştur.

 muybridge_galloping_horse muybridge-photographic-methodMuybridge-1

 

Eadweard Muybridge’in hareket fotoğrafı serileri hem bilimsel olarak hem sanatçının teknoloji ile ilişkisi hem de sanata olan etkisiyle bu buluşmanın ilk önemli işlerindendir. O zamana kadar Yosemite parkında çektiği manzara fotoğraflarıyla ünlenen fotoğraf sanatçısı Muybridge’in bilimsel bir yöntem ve teknoloji işbirliği ile gerçekleştirdiği bu serilerden sonra yağlıboya tablolardaki atlar doğru koşmaya başlayabilmiştir.

mini_muybridge3 mini_duchamp
Marcel Duchamp, 1912, “Nude decending a staircase

Muybridge’in çalışmaları Giocomo Balla veya Marcel Ducamp gibi sanatçılara da esin kaynağı olmuş, hareketin ve zamanın tek kareye sığdırıldığı resimler yapmışlardır. Muybridge bugün Sanat ve Teknoloji dediğimiz alanda en çok kullanılan tekniklerden biri olan hareket yakalama (Motion Capture) tekniğini ilk kullanandır aynı zamanda.

Bugün sağlık ve bedenle ilgili bilimsel çalışmalarda, -maalesef- askeri araştırmalarda ve sanat alanında, dansta ve özellikle sinemada –canlandırma filmlerinde- çok kullanılan bu tekniğin yaratıcısı bir sanatçı yani.

polarhanksiz7px9
 Polar Train, Tom Hanks

Öte yandan, bugünün iletişim dünyasına açılan yolun başı olan telgrafı ve morse alfabesini geliştiren Samuel Morse da o sırada New York üniversitesinde sanat profesörüdür. Bunu sanatla teknoloji arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını hatırlatmak için araya sokuyorum.

2.
Vereceğim ikinci tarihsel örnek “9 Gece: Mühendislik ve Tiyatro”

1966’da Doğu New York’ta Sixty-Ningth Regiment Armory binasında “Nine Evenings: Theatre and Engineering” başlıklı bir etkinlik düzenleniyor. On sanatçının performanslarından oluşan etkinlik bir çok bakımdan bir ilk ve sanat ve teknoloji alanı için bir kilometre taşı olma özelliği taşıyor. Teknolojinin sanatsal bir anlatım aracı olarak potansiyellerini ortaya koyuyor, sanatçı ve mühendisin birlikte çalışmasının ilkelerini oluşturuyor.

John Cage (composer); Lucinda Childs (dancer and choreographer); Öyvind Fahlström (painter and author of theater pieces); Alex Hay (painter and choreographer); Deborah Hay (dancer and choreographer); Steve Paxton (dancer and choreographer); Yvonne Rainer (filmmaker, dancer and choreographer); Robert Rauschenberg (painter and choreographer); David Tudor (musician and composer); and Robert Whitman (film/video artist, author of theater pieces).

9evenings_poster_bild

Billy Klüver bu sanatçıları biraraya getirdi ve herbirini Bell Laboratuarlarından bir mühendis ile eşledi.

Katılan mühendisler: Per Biorn, Cecil Coker, Ralph Flynn, Larry Heilos, Peter Hirsch, Harold Hodges, Robert Keronski, Jim McGee, Robby Robinson, Herb Schneider (MIT Class of 1948), Fred Waldhauer, Witt Wittnebert, and Dick Wolff.

Gerçekleşen performanslar:
Kisses Sweeter Than Wine – Oyvind Fahlstorm
Grass Field – Alex Hay
Solo – Deborah Hay
Physical Things – Steve Paxton
Carriage Discreteness – Yvonne Rainer
Open Score – Robert Rauschenberg
Bandoneon ! (a combine) – David Tutor
Two Holes of Water-3 – R. Whitman
Vehicle – Lucinda Childs
Variations VII – John Cage

Sylvie Lacerte 9 Evenings üzerine yazdığı makalede 60’lar Amerikasını biryanda insanın aya ayak basmasını sağlayan öte yanda Vietnam savaşında kullanılan teknolojik gelişmelerin hakim olduğu bir dönem olarak anıyor. “Amerikan toplumu, 2. Dünya Savaşının ardından, öngörülmeyen bir ekonomik zenginleşme yaşıyordu ama aynı zamanda sosyal bir dönüşüm ve sivil rahatsızlık hakimdi”.

Lacerte’nin makalesinden devamla, sanat ve sanatçı ile silah endüstrisinin temel motifi haline gelen yeni teknolojiler arasında ilişki kurmanın politik olarak doğru olmadığı düşünülüyordu. 9 Evening’in eski cephanelik binasında yapılması 1913’te aynı binada yapılan ilk büyük modern sanat etkinliğine sembolik bir atıfta bulunmakla kalmıyor hala askeri eğitim alanı olarak kullanılan binanın sahibi olan güce de işaret ediyordu.

Billy Kluver, çalışanların emeğini dahil etmeden, 9 Evenings’te kullanılan araç gerecin 30.000 dolara malolduğunu belirtiyor. Kullanılan araç gerecin teknik olarak olağanüstü falan olmadığını, hele Cape Kennedy’deki füzeler veya dev computerlerle karşılaştırılırsa fındık fıstık olduğunu söylüyor. Fakat bu aletlere özgün değerini veren şeyin, başka bir işlev için değil sadece sahnede ve o performansta kullanılmak için sanatçıyla mühendisin işbirliğiyle sıfırdan yaratılmış olması olduğunu ekliyor. Fakat bu arada kimi buluşlar da yapılıyor ve performanslar için tasarlanıp üretilen kimi aletlerin ticari değeri ortaya çıkıyor. Klüver, sonunda sanatçı mühendise yeni kapılar açıyor, mühendis sanatçıya şairsel olmanın yeni ayrıcalıklarını sunuyordu.

Bu süreç boyunca, sanat ve teknoloji birlikteliğinin potansiyellerini herkesten daha fazla Klüver görmüştü. Aristo’nun sanat ile bilimin ayrışmadığı Techne kavramından esinlenerek, Klüver sanat eserinin yaratımında sanatçı ve mühendisin eşit ve etkin katılımını öneriyordu. Bu işbirliğinde mühendisi anlamlı bir kültürel diyaloğa sokmak için, hayat hakkında öngörü sahibi ve sosyal değişimin ajanlarından biri olan sanatçının katkısına ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda, Rauschenberg’in ünlü cümlesindeki gibi sanatla hayat arasındaki açıklığı kapatmak için, teknoloji hayatlarımızın ayrılmaz bir parçası haline geldikçe sanatçının da teknolojiyi sanat eserinin bir ögesi haline getirme mecburiyeti vardı.

Robert Rauschenberg
«Open Score»
Open Score bir tenis karşılaşmasıyla başlıyor. Bill Kaminski tenis raketinin sapına sığacak büyüklükte FM vericileri tasarladı, sapına bir mikrofon ve raketin çevresine anten yerleştirilmişti. Frank Stella ve Mimi Kanarek topa her vurduğunda tellerin titreşimi ve vuruş sesi alandaki hoperlörlerden duyuluyordu. Her vuruşta salondaki 48 lambadan birisi sönüyordu ve bütün ışıklar söndüğünde oyun bitti.Ardından salondaki 500 kişi oyun sahasına yönlendirildi. Kızılötesi kameralarla izleyicilerin hareketleri üç büyük perdeye yansıtılıyordu. Üçüncü bölümde Rauschenberg italyanca bir aşk şarkısı söyleyen Simone Forti’yi taşıyarak salonun farklı yerlerine götürüyordu.

3
Sanat ve teknoloji kesişiminde çalışan sanatçılar farklı bir profil oluşturuyor. Muybridge’den başlayarak bunu görebiliyoruz. Muybridge fotoğraf çekmenin yanı sıra fotoğrafın kimyası ile de uğraşmış ve çalışmalarını kendi deneylerinde kullanmıştır. Atın hareketini çektiği düzende kullandığı 24 kameranın tetiklenmesi için mühendis John D. Isaacs. ile işbirliği yapmıştır. Daha sonra da üzerinde duracağımız gibi ortak çalışma ve işbirliği sanat ve teknoloji alanının özelliklerinden birisidir. Son otuz yılda sanat ve teknoloji alanında çalışan sanatçı profillerine bakarsanız teknolojinin kendisini boya veya fırça gibi sanatın malzemesi ve ortamı olarak kullanan ve çok farklı disiplinlerden gelen sanatçılar görürsünüz bunların bir kısmı sanat eğitimi almışken, önemli bir kısmı da eğitimiyle veya pratiğiyle “mühendistir”. Bu profildeki sanatçı ne sanatın ne bilimin fildişi kulesinde oturmayan, her iki alana da girmekten çekinmeyen, sürekli araştıran, öğrenen ve yapan bir insan.

Bu profile benzer çok iyi bildiğimiz bir başka imge elbet Leonardo da Vinci. Bugün Sanat ve Teknoloji alanında çalışan sanatçı profilininin izini geriye doğru sürerek sanat ve teknoloji ilişkisinde bir sıçrama teşkil eden yüzyıl başındaki örneklerden –Muybridge gibi- daha geriye gitmek istediğimizde rönesans öncesine kadar gitmemiz gerekiyor. Arada uzun bir boşluk var. Aslında bugün Sanat ve Teknolojinin birlikteliği daha geniş bağlamda -son otuz yılı kastederek- Postmodern dönem sanat ve bilim arasındaki rönesans ile başlayan ayrılmayı sonlandırıyor ve bir anlamda sanatla teknoloji yeniden kavuşuyor.

Sanat ve bilim kültürün iki temel ögesi, yaratıcılığın temeli, kimliğimize ve varlığımıza anlam veren iki temel alan. Modern dünya algımızda iki ayrı uçta yer alan, birbirine karşıt temsiliyetleri olan bu iki alan rönesans öncesinde bir ve bütündü. Bilim Doğa Felsefesiydi ve felsefeci bilim, sanat, gerçek ve inanç gibi geniş ve tek bir alandan konuşabilirdi. Batıda rönesansla birlikte uzmanlaşma ve ayrışma başladı. Endüstri devrimiyle bilim ve teknoloji birlikte gelişti; her alana yayıldı ve ayrı bir dil geliştirdi. Bu dil sanatın aynı süreçte geliştirdiği dilden farklı hale geldi. Sanatla bilim birbirinden koptu. Artık öncesinde yani Leonardo örneğinde olduğu gibi, iyi eğitimli kabul edilen bir insanın kültürün farklılaşan bu iki alanı hakkında bilgi sahibi olması ve bu iki alandan konuşanların birbirini anlaması beklenmiyordu. Popüler –medyadaki- televizyon parodilerindeki sanatçı ve bilim adamı tiplemelerini göz önüne getirmeye çalışın.

Oysa Antik Yunan’da teknoloji sözcüğünün kökü olan Techne işçilik, teknik ve sanat kavramlarını içeriyordu. Techne sözcüğü hem teknoloji -teknik, yöntem- hem de sanat için kullanılıyordu.

Türkçe’de zanaat sözcüğü bir benzerlik içeriyor. Zanaat hem bir işi yapma yöntem ve ustalığını hem de beğeni ve estetiği barındırır. Zanaatkar hem iyi bir usta ve teknik adamdır hem iyi bir sanatçıdır. Rönesansla başlayan ayrışmayla techne teknoloji sözcüğünün kökü haline geldi ve sanat parçası düştü. Teknoloji sadece yapmak boyutuyla ilgilenen, pratik dünyanın bir meselesi oldu.

Aristo, theoria, poiesis ve praxis üçlemesinde en soylu insan aktivitesi saydığı teoriyi poesis ve praxis’ten ayırır. Praxis yapma eylemini ifade ederken, poiesis tekil nesnesinden bağımsız olarak üretime, üretilene işaret eden soyut bir kategoridir. Poiesis tasavvur etme, düşünme ve bu yolla varlığa sebep olandır. Bu manada -şiirin de kökü olan poiesis- üretilendeki, üretim sürecindeki ya da techne’deki sanattır.

Endustri devrimiyle birlikte teknoloji hayatımızı düzenleyen başat unsur olarak hepimizi esir aldı ve insanlar madenlerde, atölyelerde, fabrikalarda çalışmaya başladı. Modern kapitalizme doğru, çalışmak hristiyan ahlakının etik ilkelerinden biri olmaktan çıkarak bir toplumsal zorunluluk halini aldı. Endüstrinin ihtiyacı olan iş alanları tariflendi, giderek uzmanlık, tek bir işi bilmek ve yapmak toplumsal piramitte yer edinmenin temel gereği haline geldi. Herkes ücretli çalışan oldu. Endüstrileşme seri üretimle, techne’yi, poiesis ile praxis’in birliğini yok etti.

Maker (bu sözcüğe şimdiye kadar güzel bir Türkçe karşılık bulmuş olsaydık! Ama esasen “Maker” sözcüğünü daha çok uluslararası bir harekete referansla kullanıyorum) bugün bu birlikteliği yeniden yaratmaya çalışan, yaratan insandır. Kapitalist toplumun üretim ve değişim ilişkilerini değiştirmek iddiasını taşır ve bunu içerden yapar. Maker hareketinin endüstrileştirilmeye çalışılmasının sebebi de budur. Instructables’ın Autodesk tarafından satın alınması, Maker Fair’ lerin büyük ulusal veya uluslararası şirketler tarafından desteklenmesi bu içselleştirerek ehlileştirme çabasının göstergesi değil mi?

Marxist literatürde çalışma ile emek ayrı kavramlardır. Çalışma kullanım değeri yaratan ve niteliği ile ölçülen emek türü iken, emek değer (değişim değeri) yaratan ve niceliksel olarak ölçülen (yani sermaye tarafından satın alınan) çalışma türüdür. Marx özgürleşmenin ancak tüm emeğin ortadan kalkması ve çalışmanın tek form olması ile mümkün olacağını söyler. Maker bu yanıyla bir özgürleşme hareketidir de.

Tekrar Aristo’ya dönersek, Christian Fuchs’a göre Aristo bu iki terimle döneminin sınıfsal yapısına referansla iki çalışma biçimini ayırd eder. Praxis doğayı dönüştüren, üreten kölenin çalışmasının, yani Marksist anlamda emeğin karşılığı iken; poiesis özgür Yunan vatandaşının siyasi ve felsefi düşünme eylemine karşılık gelir.

Maker hareketinin kapitalizm karşıtı -ekonomik olmaktan çok kültürel- bir hareket olması tam da bu aralıkta ayrı bir değer taşır. Maker hareketi poiesisi praxis’e indiren ve teorize ederek değil, yaparak değiştirmeyi öneren siyasi ve felsefi bir eylemdir.

Bu noktada sanat ve teknolojinin aslında bütüncül bir dünya algısı içinde hiçbir zaman birbirinden ayrılmamış olduğunu yeniden farkediyoruz. Son otuz yılda dijital devrimle birlikte, sanat alanındaki eğilim ve ortaya çıkan örnekler bu birlikteliği teslim ediyor.

Sanat alanında bu yeni kanatta yer alan sanatçı profillerine bakarsak, teknolojinin kendisini boya veya fırça gibi veya plastik malzemeler gibi sanatın malzemesi ve ortamı olarak kullanan ve çok farklı disiplinlerden gelen sanatçılar olduğuğunu ve buna parallel olarak işbirliği ve ortak çalışmanın temel üretim metodlarından biri haline geldiğini görüyoruz.

 

4.
Bu yeniden birleşmede bugünün -70lerden başlayarak- bilişim teknolojisi önemli bir rol oynuyor. Bugün bilişim teknolojisi hayatı demokratikleştiriyor. Bilişim tek yönlü bir olgu değil, kavram tarafların eşit katılımı ile anlam kazanıyor. Bugün bilişim teknolojilerinin sağladığı ortam da bu özellikte; herkes bilgiye ulaşabilir ve kullanabilir durumda. Teknolojinin kendisi açık ve erişilebilir, politik bir tavır olarak da ayrıca önemli olan açık kaynak –open source- örneğinde olduğu gibi. Öte yandan bilişim teknolojileri gündelik hayatımızın hiç olmadığı kadar içinde, bilgisayarlardan cep telefonlarına, GPS‘ten –geographic positioning system- güvenlik sistemlerine. Teknoloji bir okur yazarlık meselesi haline gelmiş durumda. Çok uzun olmayan bir süreç içinde -doğrudan bilişim sayılamayacak- birçok alanda programcılık, kodlama becerisi okur yazarlıkla bir tutulacak. Teknolji ile ilişkimiz böyle iken, teknoloji gündelik hayattan, onu algılama ve yaşama biçimlerimizden ayrılamıyorken sanatın bunun dışında durması beklenemez. Sanatçı teknolojinin kendisini bir sanat ortamı, bir ifade aracı olarak kullanıyor.

Maker da bunu yapıyor, yaparak kendini ifade ediyor ve çevresini, parçası olduğu dünyayı dönüştürüyor. Bu yüzden maker hareketi çok geniş bir alana yayılmış durumda, sadece dijital teknolojilerle oynamıyor makerlar. Oyun dediysem o değil, Dijital teknolojilerli kullananlar da onunla oynamıyor esasen; maker bir fikirle, bir şeyi dönüştürmek, bir soruna ulaşılabilir bir çözüm üretmek için yola çıkıyor.

Mühendisi birey olarak düşündüğümüzde, Sassen’in söz ettiği “yasalaşan mühendis mantığına” eleştirel bakabilmenin içerden de mümkün olduğunu ve hatta mühendislerin sahip oldukları bilgi ve farkındalıkla daha da fazla mümkün olması gerektiğini hatırlatalım.

 

Eleştirel Mühendislik Manifestosunu yayınlayan bir grup sanatçı var. Aslında mühendislik eğitiminden gelen sanatçılar. Kendilerini sanatçı değil “Critical Engineer” (Eleştirel Mühendis) olarak tanımlıyorlar.

ELEŞTİREL MÜHENDİSLİK MANIFESTOSU

  • Eleştirel Mühendis, Mühendisliği nasıl hareket edeceğimizi, iletişime geçeceğimizi ve düşüneceğimizi şekillendiren, zamanımızın en çok dönüşebilen dili olarak görür. Bu dili çalışıp zayıflığını, hatalarını ve etkilerini açığa çıkarmak Eleştirel Mühendisin görevidir.
  • Eleştirel Mühendis, her bir teknolojinin çözülmesi gereken bir soruna ve bir de tehdide bağlı olduğunu varsayar. Mülkiyet veya yasal düzenlemeleri önemsemeden; bir teknolojiye ne kadar çok bağlılık varsa o kadar çok çalışılması ve iç mekanizmalarının ortaya çıkarılması gerekir.
  • Eleştirel Mühendis, her teknolojik gelişme ile beraber tekno-politik okur yazarlığımıza da meydan okunulduğu farkındalığını oluşturur.
  • Eleştirel Mühendis, zengin kullanıcı deneyimlerine şüpheci yaklaşımı teşvik eder ve çözümlemesini yapar.
  • Eleştirel Mühendis, tesirinin yöntemlerini ve bunların spesifik sonuçlarını belirlemek için “uygulamaya olan hayranlığın” ötesine bakar.
  • Eleştirel Mühendis, her mühendislik çalışmasını, kullanıcının o çalışmaya bağımlılığına oranla kullanıcısını mühendisleyen çalışma olarak tanımlar.
  • Eleştirel Mühendis, “makine” terimini araçların, kuruluşların, etkenlerin, kuvvetlerin ve ağların karşılıklı ilişkilerini kapsayan olarak genişletir.
  • Eleştirel Mühendis teknolojinin üretimi ve tüketimi arasındaki alanı gözlemler. Bu alandaki değişimlerde hızlı hareket eder; Eleştirel Mühendis aldatmaca ve dengesizlik anlarının meydana çıkmasına hizmet eder.
  • Eleştirel Mühendis, sanat, mimarlık, aktivizm, felsefe ve buluşların tarihine bakar ve Eleştirel Mühendisliğe örnek niteliğinde olan çalışmalar bulur. Bu disiplinlerden gelen stratejiler, fikirler ve konular benimsenir, yeniden tasarlanır ve uygulanır.
  • Eleştirel Mühendis, yazılmış kodun sosyal ve psikolojik alanlara yayıldığını; insan ve onların etikeşime girdiği makineler arasındaki davranışları düzene soktuğunu farkeder. Bunu anlayarak; Eleştirel Mühendis, kullanıcı kısıtlamalarını ve sosyal eylemleri sayısal arkeolojiyi kullanarak yeniden inşa etmenin peşinde koşar.
  • Eleştirel Mühendis, o sistemde bulunan zayıflık ve hatalardan faydalanmayı, açığa çıkarmanın en çok istenilen biçimi olduğunu düşünür. (Sarp Somer çevirdi.)

Figure8Newstweek, Julian Oliver

 

Newstweek, Eleştirel Mühendisler grubundan (http://criticalengineering.org/ by Julian Oliver, Gordan Savičić, Danja Vasiliev) Julian Oliver’in Ars Electronica’da 2011 yılında Golden Nica .dülünü almış, sanatsal bir işi. Newstweek kablosuz erişim noktalarında, diğerlerinin, web üzerinden okuduğu haberleri manipüle etmeye yarayan bir cihazdır. Duvardaki bir prize takılacak şekilde tasarlanmış küçük bir kutudur. Yazar orada okunan haber sitelerinin içeriğini uzaktan değiştirerek okuyuculara servis eder.

Ars Electronica’da 2011’de Golden Nica ödülünü alan bu proje bir anda birçok eleştiriyi birarada getirir. İlki medya eleştirisidir, okuduğumuz haberlerin nasıl yukarıdan aşağıya tek yönlü bir kontrol sistemi olduğunu ve inanmak konusunda ne kadar naïf olduğumuzu hatırlatır. Aslında kamuoyunu etkilemek bu kadar kolay, der. Öte yandan elektronik medyanın ne kadar kırılgan ve müdahaleye açık olduğunu gösterir; bu müdahaleyi, haberi size ulaştıran yol üzerinde söz sahibi olan herhangi birisi yapabilirdi. Veya taktik bir araç sunar sıradan kullanıcıya –bu durumda sanatçıya- ve esasen bu taktik araçlara ihtiyacımız olduğunu söyler; kapalı bir sistem varsa müdahale etmek zorundasınız der. Ve giderek görünmezleşen, her-daim her-yerde olan bu sistemin işleyişini her-an sorgulamak zorunda olduğumuzu hatırlatır.

Benzer biçimde şehir tarımı ile uğraşanlar (urban farming, guerilla gardening, etc), yaparak dönüştürmeye çalışan aktivistler, sağlıklı beslenme ile uğraşanlar (slow food, etc), mantar üretenler, bio teknoloji ile ilgilenen maker ve hacker grupları, ekolojik hareketlere destek verenler… hep bir meseleye içinden, yerel ve etkin bir çözüm getirmeye uğraşan insanlar. Makerlar bu karakterleriyle girişimcilerden ayrılıyor; maker girişimci olamaz demiyorum ama girişimci maker değildir. Maker bir anlamda bilme ve bilgisini dönüştürme dürtüsüne engel olamayan kişidir. Motivasyonu kendisini yaparak ifade etmeye iten o varoluşsal dürtüdür, o yüzden toplumsaldır ve müştereklere aittir; Sanatçınınki gibi.

 

Comments are closed.

« »
Scroll to top